Sizlere ulaşan bu ilk broşür, sendikal eğitim
çalışmalarımızın bir parçası olup, amacı, genelde sendikalar ve özelde
Ülkemizdeki sendikal hareket hakkında bilgiler sunmaktır.
Bu broşür iki ana bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölümde sendikalar, gerek tanım,
işleyiş, konum ve farklılıklar ve gerekse uluslararası hukuksal güvenceler
bağlamında ele alınmış; ikinci bölümde ise Türkiye'de sendikal hareketin seyri,
tekstil emekçilerinin örgütlenme mücadelesi ve bu mücadele içinde sendikamızın
yeri hakkında açıklamalara yer verilmiştir.
Bu broşürde yapılan çalışma, bundan hemen
sonra yayınlamayı düşündüğümüz broşürde yer alacak olan Neden Sendika / Neden
DİSK / Neden Tekstil konulu çalışmamız yönünden gerekli olduğunu düşündüğümüz
bir ön bilgilendirme mahiyetindedir. Bu iki broşür, birbirini tamamlayıcı
niteliktedir.
Yararlı olması umuduyla ve esenlik
dileklerimizle...
Yönetim Kurulu
I- SENDİKA NEDİR?
Çalışanların, çalışma yaşamına ilişkin
sorunlarını çözmek, ortak çıkarlarını ve haklarını korumak, geliştirmek,
çalışanlar arasındaki birlikteliği ve dayanışmayı sağlamak için kurdukları
gönüllü birlikteliğe SENDİKA denir.
Sendikaları çalışan kesimin üyeleri kurar ve
yönetirler. Uluslararası hukuk sözleşmeleri ve bildirgelerinde yer alan
ilkeleri benimsemiş ve ulusal mevzuatlarına uyarlamış olan demokrasiyi
özümsemiş ülkelerde, sendika kurma hak ve özgürlüğü yönünden işçi-memur ayrımı
yoktur.
Devlet memurlarının da, bazı istisnalar
dışında, bir işverene bağlı olarak çalışan işçiler gibi , sendika kurma hak ve
özgürlükleri vardır. İsveç, Norveç, Danimarka gibi İskandinav Ülkeleri, bu
yönden en tipik örneklerdir. İstisnalar, daha ziyade, ordu ve emniyet teşkilatı
mensuplarına, yargıçlar ve Üst düzey devlet yöneticilerine yöneliktir. Yukarıda
adları geçen ülkelerde, bu istisnalar çok kısıtlıdır. Oralarda subay ve polis
sendikaları dahi faaliyet göstermektedir.
İşçi-memur ayrımı yapmayan ülkelerde faaliyet
gösteren sendikaların temel amacı demokrasidir; demokrasinin çoğulcu ve
katılımcı yönüdür. Böylece, bu gibi ülkelerde tüm çalışanlar, sendikaları
yoluyla, karar süreçlerine katılma ve kendilerini ifade etme olanağına
kavuşmuşlardır. Bu gibi ülkelerde sendikal örgütlenmelere şüpheyle bakılmaz.
Aksine sendikal kuruluşlar, demokratik rejimin olmazsa olmaz kurumlarındandır.
Sendikalar tüzel kişiliğe sahiptirler. Genel
kurullarınca kabul edilen tüzüklerine göre faaliyette bulunurlar. Sendikaların
niteliğini belirleyen en temel gösterge tüzükleridir.
Aslolan ve doğru olan, tüzüklerin sendika
genel kurullarınca, devletin müdahalesi olmadan, özgürce oluşturulmasıdır.
Çünkü sendikalara hayat veren, yön veren ve demokratik yapılanmasını sağlayan
tüzüktür.
Azgelişmiş, demokratik hak ve özgürlükleri
kurumlaştıramamış ülkelerde, devleti yönetenler, örgütlenme olgusunu şüpheyle
karşıladıklarından, sendikaların tüzüklerinden genel kurullarınn toplanma şekil
ve şartlarına, oluşturacakları organların sayısından gelir ve giderlerine kadar
ve sendikal faaliyet alanına giren daha bir çok konuda, sendikalara ulusal
mevzuat eliyle müdahale etme ve bu örgüttleri kendi görüş ve anlayışları
doğrultusunda yönlendirme gereğini duyarlar.
Sendikaların işleyişine müdahale ederek
faaliyet alanlarını kısıtlamak, özünde, ülkenin demokratik işleyişini
daraltmak, sığlaştırmak demektir. Demokratik işleyişin gerçek anlamda vücut
bulduğu ülkelerde, ulusal mevzuat, kural olarak, tüzüğe ve dolayısıyla da
sendikaların yapılanma ve işleyişine müdahale etmez. Uluslararası ‚Çalışma
Örgütü (ILO)'nun "Sendika Özgürlüğü’ne ve Örgütlenme Hakkına İlişkin 87
sayılı Sözleşme"sinde bu kural benimsenmiştir. Demokratik sistemlerde bu
kurala getirilen istisnalar, hakkın özünü zedelemeyen, makul ve kabul
edilebilir bir gerekçeye dayanmak zorundadır.
Sendikaların en üst karar organları genel
kurullardır. Genel kurullar, sendikaların tüzüklerinde belirtilen sürelere göre
toplanırlar. Genel kurullar tarafından oluşturulan yönetim organları, arada
olağanüstü toplanan genel kurullarca bir değişikliğe uğratılmamışlarsa,
sendikayı müteakip olağan genel kurula kadar yönetirler. Genel kurullarca tüzük
hükümleri çerçevesinde, seçim yoluyla oluşturulan yönetim organları,
sendikaları, genel kurulların direktifleri ve bu direktiflere uygun faaliyetler
doğrultusunda yönetirler.
Sendikalar, genelde işkolu esasına göre
kurulur ve kurulu bulunduğu işkolunda faaliyet gösterirler. Ulusal mevzuat
yasak getirmemişse, sendikalar, meslek veya işyeri esasına göre de
kurulabilirler.
Ortak görüş ve ilkeler doğrultusunda faaliyet
gösteren sendikalar, bir araya gelerek konfederasyonlar oluşturabilirler.
Önlerine koydukları amaç ve ilkelere göre değerlendirilen konfederasyonlar,
sendikalararası dayanışmanın, iş ve güç birliğinin sağlanması, sendikal
harekete güç ve etkinlik kazandırılması, bir baskı grubu olarak, İşçi sınıfının
hak ve çıkarlarına aykırı siyasi gelişmelere karşı caydırıcı tabir ve eylemler
oluşturulması, demokratik gelişme ve yapılanmaya katkı sağlanması ve nihayet,
uluslararası sendikal ilişkilerde, ülke işçileri ile dünya işçileri arasında
dayanışma ve işbirliği ruhunun yaratılması açısından, son derece önemli
işlevlere sahiptirler.
Sendikaların faaliyetlerini kısıtlayan ve
engelleyen kurallar, demokratik sistemle bağdaşamaz. Ulusal mevzuat ile
getirilen baraj gibi uygulamalar, sendikal örgütlenme hakkını özünden yaralar.
Sendikal rekabeti, dolayısıyla da sendika seçme özgürlüğünü ortadan kaldırır.
Sendikalar üke çapında faaliyette bulunurlar.
Ülke çapında faaliyette bulunmak, sendikaların uluslararası örgütlere üye
olmalarına, uluslararası platformlarda yer almalarına engel oluşturmaz.
Uluslararası ilişkilerin kurulması, sendikaların karşı karşıya kaldıkları
sorunlara uluslararası boyutta ortak çözümler üretmek, dünya işçileri arasında
dayanışma ve işbirliğini sağlamak yönünden mutlak bir zarurettir.
Tarihsel süreç içinde, tüm karşı koymalara
karşın, zorlu mücadeleler sonucu oluşan ve kurumlaşarak varlıklarını günümüze
kadar sürdüren sendikalar, demokratik toplumlar için vazgeçilmez bir öneme
sahiptirler. "Sendikasız demokrasi olmaz" sözü, bu önemi ifade eder.
Oysa, otoriter ve totaliter yapıdaki baskıcı
devletler, sendikal örgütlenmelere karşı hep kuşku duymuşlar, bu örgütlenmeleri
kısıtlama ve engelleme yoluna gitmişlerdir; gitmektedirler.
Sendikalar, çalışanların sınıfsal ve kitlesel
örgütleridir. Sınıfsaldır; çünkü sendikaların yüzü, işçilerden ve işverenlerden
oluşan iki sosyal sınıftan biri olan işçi sınıfına dönüktür. Kitleseldir; çünkü
sendikalar, herhangi bir siyasi partiye veya ideolojiye bağlı olmaksızın,
farklı siyasi inanca sahip işçilere kitlesel boyutta açık örgütlerdir.
Çalışan sınıf ile organik bir ilişki içinde
bulunan sendikalar, işçi sınıfının ekonomik, demokratik, sosyal ve kültürel
örgütleridir; siyasi gelişmelere karşı, işçilerin hak ve çıkarları
doğrultusundaki mücadelelerin aracı durumundadırlar. Sendikaların, ekonomik
mücadele yönünden kullandıkları en temel araç toplu iş sözleşmeleridir. Gerçek
anlamda sendikal hareket, bu temel mücadeleler alanı üzerine oturur. Bu
mücadele alanlarını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bunlar birbirini
tamamlar niteliktedirler.
Genel hatları ile değerlendirildiğinde iki tip
sendikacılık anlayışından sözetmek mümkündür. Biri, partilerüstü politikayı
benimseyen ve ücret sendikacılığı olarak tanımlanan Amerikan tipi sendikacılık,
diğeri ise sendikal demokrasiye dayalı SINIF VE KİTLE SENDİKACILIĞIDIR.
-Sendikal mücadeleyi tümüyle ekonomik mücadele içine
hapseder.
-Sendikal demokrasiye yaşam hakkı tanımaz; bürokratik
merkeziyetçilikten yanadır.
-Demokratik katılımdan yana değildir, üyelerini, toplu
sözleşme taslaklarının hazırlanması,
toplu sözleşme görüşmeleri ve
imzalanması aşamalarının dışında tutar. İşyeri temsilcilerini
seçimle değil, atama yoluyla
belirler. Tabanın taleplerini önemsemez ve kitle inisiyatifine yer
vermez. O nedenle, işyerlerinde
birim örgütlenmelerine kapalıdır.
-Sendikal eğitimin, dar kapsamlı ve gündelik
ihtiyaçlara göre verilmesinden yanadır.
-Tüzüklerinde, muhalefeti anında boğacak ve seçimle
işbaşına gelenleri tasfiye edebilecek anti-demokratik hükümlere özellikle yer
verir.
-Kapitalist düzenle içiçedir. Devlet desteğine
gereksinme duyar.
-Bağımlıdır, tepkisizdir. Bütün uğraşı, siyasi iktidarla iyi geçinerek,
toplu sözleşmeler yoluyla üyelerine "bir şeyler koparmak"tan
ibarettir.
-Sınıf ayrımını görmezden gelir. Sınıfsal bir
bakış açısı geliştirmediği için, sınıfın hak ve çıkarlarına aykırı olan siyasi
gelişmelere karşı tepkisiz ve tavırsızdır. Bu tür gelişmelere yararcı bir
anlayışla yaklaşır. Dayanışma ve işbirliği ruhundan yoksundur.
-Sendikal rekabeti içine sindiremez. Tekelci
sendikacılıktan yanadır.
Sınıf ve kitle sendikacılığı
anlayışı ise:
-Çalışanların ayrı ve bağımsız bir toplumsal
sınıf oluşturduğu bilinciyle hareket eder.
-Devletten, siyasi partilerden, işverenler ve
örgütlerinden bağmsız, özerk bir sendikal yapıyı temel alır.
-Üyelerini bu bilince ulaşmaları doğrultusunda
eğitir ve donatır. Gücünü üyelerinin özgücünden ve kaynaklarından alır.
-Örgütsel yönden siyasi bağımlılığa karşıdır.
Siyasi gelişmelere karşı tavrını, işçi sınıfının hak ve çıkarlarına uygunluk açısından
değerlendirerek belirler.
-Özdeşlikten değil, birlikten yanadır. Bütün
çalışanları, siyasi, ideolojik, dini, felsefi, etnik vb. farklılıklarını
dikkate almadan kitlesel bir örgütlenme içinde bir araya getirme ve bir arada
tutmayı hedefler. Kapitalist sömürüyü sınırlandırma yolunda, verilenin değil,
alınması gerekenin mücadelesini verir.
-İşleyiş ve yapılanmasında sendikal
demokrasiyi benimser. Tabanın gerçek anlamda söz ve
karar sahibi olması için karar
süreçlerine üyelerin katılımını sağlayacak mekanizmalar
oluşturur. Bu bağlamda, toplu
sözleşme süreçlerinin her aşamasında, üyeler veya üyelerce
oluşturulan komitelerle birlikte
hareket eder. Üyelerinin onayını almadan sözleşmeyi
bağıtlamaz. İşyerlerinde birim
örgütlenmelerine önem verir. Birimlerin üyelerin oylarıyla
oluşmasına olanak sağlar.
-Bürokratik merkeziyetçiliğe karşı, demokratik
merkeziyetçilikten yanadır. Doğrudan demokrasi yöntemlerinin uygulandığı bir
örgütsel işleyişi benimser.
-Baskıcı ve tasfiyeci anlayışlardan uzaktır.
-Kitle insiyatifine göre hareket eder. İşyeri
temsilcilerini atama yoluyla değil, seçimle belirler.
-Tüm işçiler arasında sıkı bağ ve
birliktelikler kurarak, sınıfsal dayanışma, ortak yaşama ve ortak mücadele
ruhunu geliştirir.
-Üyelerine, dünyada yalnız olmadıklarını,
dünya çapında etkin, güçlü ve örgütlü bir sınıfın onurlu üyeleri olduğunu, işçi
sınıfının kendileri için var olduğunu kavratır. Bu bilinç yoluyla, işçilerin
diğer dünya ülkelerinin işçileriyle aralarında sıkı bir dostluk ve dayanışma
köprüsü kurulmasının olanaklarını yaratır.
-Bir baskı grubu olarak, demokratik hak ve
özgürlükler mücadelesi içinde yerini alır. Bu bağlamda, gerektiğinde, ait
olduğu sınıfın hak ve çıkarları doğrultusunda siyasi tavrını ve tepkisini
ortaya koymaktan çekinmez.
-Tüzüklerinin demokratik esaslara uygun
olmasına ayrı bir özen gösterir, aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya bir
demokratik örgüt yapılanmasının yollarını açık tutar.
Yukarıda ana hatlarıyla belirtilen sendikal
anlayış farklılıkları, işçilerin sendika seçerken üzerinde durmaları gereken
son derece önemli özelliklerdir. Sendika seçimi bu örgütsel farklılıklar
gözetilmeden yapılmamalıdır.
İşçinin bir sendikayı tercih etmesi demek,
onun o sendikal yapı içinde varolduğunu duyumsaması, o yapı içinde söz ve karar
sahibi olduğunu, bu yönüyle de sendika içinde belirleyici bir konumda
bulunduğunu kavraması demektir. O nedenle de, bu seçim özenle yapılmalı, amaç
herhangi bir sendikaya girmek değil, tüm yönleriyle kendisine uygun olan bir
sendikayı, bilinçli ve kararlı olarak seçmek olmalıdır.
Demokrasi ve ona hayat veren ilkeler herhangi
bir nedenle tehlikeye düştüğünde, sistemde çürüme, bozulma ve yozlaşma
alabildiğine yaygınlaştığında, hakları ve özgürlükleri ilk önce ellerinden
alınan ve kısıtlananlar, çalışanlar ve onların örgütleri sendikalardır. Bu
yönden, toplumun en dinamik, en üretken ve en kalabalık kesimi olan
çalışanların örgütleri olan sendikalar, emekçilerin ortak hak ve çıkarlarının savunulması
ve geliştirilmesi mücadelesinin yanısıra ve aynı zamanda, siyasal alanda da
etkin olmak, demokratik hak ve özgürlüklere sahip çıkmak ve bunları korumakla
da yükümlüdürler.
Uzun mücadeleler sonucunda elde edilen
sendikal örgütlenme hakkı, uluslararası hukuk belgelerine de bağlanarak koruma
altına alınmış ve evrensel bir netlik kazanmıştır. Bu bağlamda;
-İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 23.
maddesinde: "Herkesin çıkarını koruma için sendika kurma veya sendikaya
üye olma hakkı vardır" denilmiştir.
-Avrupa Ünsan Hakları Sözleşmesi'nin 11.
maddesinde: "Herkesin barışçı amaçlarla toplanma ve başkalarıyla dernek
kurma özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, yine herkesin çıkarlarını korumak
amacıyla sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkını da içerir" denilmektedir.
-Avrupa Sosyal Şartı'nın 5. maddesinde: "Sözleşmeci
taraflar, çalışanların ve çalıştırılanların ekonomik ve sosyal çıkarlarını
korumak için yerel, ulusal ve uluslararası örgütler kurma veya bu örgütlere üye
olma özgürlüğünü sağlamak veya geliştirmek amacıyla ulusal mevzuatın bu
özgürlügü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi
üstlenirler" hükmü yer almıştır.
-Uluslar arası Çalışma Örgütü’nün (ILO)
"Sendika Özgürlüğü’ne ve örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 Sayılı
Sözleşmenin" 2. maddesinde: "Çalışanlar ve işverenler, herhangi
bir ayrım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve
yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşuluyla bunlara üye olmak hakkına
sahiptirler" hükmüne yer verilmiştir.
-Yine, Uluslararası ‚Çalışma Örgütü 87 sayılı
Sözleşmesi'nin 3. maddesinde: "Çalışanların ve işverenlerin örgütleri,
tüzük ve iç yönetmeliklerini düzenlemek, temsilcilerini serbestçe seçmek,
yönetim ve etkinliklerini düzenlemek ve iş programlarını belirlemek hakkına
sahiptirler. Kamu makamları, bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun
şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden
sakınmalıdır" denilmiştir.
-Uluslararası Çalışma Örgütünün(ILO)
"Örgütlünme ve Toplu Pazarlık Hakkı Ülkelerinin Uygulanmasına İlişkin 98
Sayılı Sözleşmesi'nin 1. maddesinde ise: İşçiler, çalışma alanında
birleşmeyi önleyici her türlü ayrımcılık eylemlerine karşı yeterince korunur.
Bu koruma, özellikle;
-bir işçinin çalışmasını, bir örgüte üye olmaktan
engelleyici veya üyelikten
çekilmeye zorlayıcı koşullara
bağlamayı,
-bir işçinin, örgüt üyeliği
gerekçesiyle veya çalışma süresi dışında ya da işverenin oluruyla çalışma
süresi içinde örgüt etkinliklerine katılmasından ötürü İŞTEN ÇIKARILMASINI veya
BAŞKA BİÇİMDE ZARAR GÖRMESİNİ, amaçlayan eylemler bakımından uygulanır." hükmüne yer verilmiştir.
Görüldüğü gibi, sendika kurma ve sendikalarda
örgütlenme hak ve özgürlüğü, uluslararası hukuk belgelerinde devletlerin ulusal
mevzuatlara yoluyla engellenmesini veya kısıtlanmasını önleyici bir güvenceye
kavuşturulmuştur.
Bu hukuk belgeleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti
tarafından da kabul görmüştür. Bunlar, bugün artık, ulusal mevzuatımızın bir
parçası durumundadırlar.
Bu bölümde üyelerimize, sendikalar hakkında
genel hatlarıyla bilgiler verilmeye çalışılmıştır. Bundan sonraki bölümde ise,
sendikal örgütlenme hakkının Ülkemizdeki seyri yönünden kısa bir tarihçeye yer
verilmiş, bu tarihsel süreç içinde Ülkemizdeki sendikal hak ve özgürlüklerin
nasıl bir gelişme gösterdiği anlatılmak istenmiştir.
II-TÜRKİYE'DE SENDİKAL HAREKETİN
SEYRİ, TEKSTİL EMEKÇİLERİNİN ÖRGÜTLENME MÜCADELESİ VE BU MÜCADELE İÇİNDE
SENDIKAMIZIN YERİ
1- Türkiye’de Sendikal Hareketin
Seyri:
Türkiye’deki sendikal hareketin seyri, Osmanlı
ve Cumhuriyet dönemleri olmak üzere iki ayrı bölümde değerlendirilmiştir.
A- Osmanlı İmparatorluğu Dönemi:
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, sınırlı gelişmeler
dışında, kapsamlı bir sanayileşmeden sözedilemediği için, sendikal kuruluşların
ortaya çıkışı da gecikmiştir.
Bu dönemde ilk işçi hareketleri 1850 yılından
sonra gösterilmeye başlanıyor. 1871'de kurulmuş olan ve daha çok bir
yardımlaşma sandığı işlevi gören "Ameleperver Cemiyeti" gerçek
anlamda bir sendikal nitelik taşımıyor.
İlke grevlerin Beyoğlu Telgrafhanesi işçileri
ve Kasımpaşa Tersaneleri İşçileri tarafından, 1872 yılında gerçekleştirildiği
kabul ediliyor.
1908'de Jön Türk hareketinin de etkisiyle,
işçi örgütleri gelişme gösteriyor, yeniden yürürlüğe giren Anayasa ile her
işkolunda sendikalar kuruluyor, grevler ve hak arama girişimleri başgösteriyor.
1908'de işçiler, İstanbul'da ve Selanik'te 1 Mayıs İşçi Bayramı'nı kutlayarak,
bir geleneğin yerleşmesine önayak oluyorlar. Ancak bu gelişme İttihat ve
Terakki Fırkası'nın tepkisini çekiyor; grevler zorbalıkla bastırılıyor;
Düşük ücret ve kötü çalışma koşullarına tepki
olarak gündeme gelen ve birbirini izleyen bu grev ve hak arama girişimleri
üzerine, 1909 yılında Tatil-i Eşgal Kanunu çıkarılıyor. Sendikalardan ilk kez
sözeden bu kanun, bunların kurulmasını yasaklayan ve cezalandıran hükümler
getiriyor. Bu kanun, Cumhuriyet dönemi dahil 37 yıl yürürlükte kalıyor. Aynı
yıl çıkarılan 1909 tarihli Cemiyetler Kanunu'nda, cemiyet kurma serbest
kılınıyor.
B- Cumhuriyet Dönemi:
Cumhuriyet döneminde, 1924 Anayasası ve 1909
tarihli Cemiyetler Kanunu çerçevesinde, dernek ve birlik adı altında bazı işçi
teşekküllerinin kurulduğu ve faaliyete geçtiği görülüyor. Ereğli Kömür
Havzasında çalışan işçiler 7 Temmuz 1923'de greve gidiyorlar. Grevler
İstanbul'da da yaygınlaşıyor; işçiler arasında dayanışmalar gözlemleniyor. 1925
tarihinde çıkarılan Takriri Sükun Kanunu, bu kuruluşların faaliyetlerine son
veriyor.
Ulusal Kurtuluş Savaşı yılları ve 1923'de ilan
edilen Cumhuriyet'ten sonra işçiler için önemli sayılacak kazanımlar
görünmüyor.
İlk İş Kanunu 1936 yılında yürürlüğe giriyor;
grev yasaklanıyor.
1938 yılında çıkarılan Cemiyetler Kanunu'nun,
sınıf esasına ve adına dayalı cemiyet kurulamayacağı hükmü ile, sendikalaşma
hakkı tümüyle ortadan kaldırılıyor.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra oluşan
demokratikleşme ortamında, Türkiye'nin demokratik ilkelere uygun andlaşmalar
imzalaması üzerine, işçi hakları yeniden gündeme geliyor. Bu bağlamda;
-1946 yılında, 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu
değiştirilerek, cemiyetlerin kurulmasına serbestlik getiriliyor ve sınıf
esasına ve adına dayalı cemiyet kurma yasağı kaldırılıyor.
-Haziran 1946'dan itibaren yeni sendikalar
kurulmaya başlanıyor. Kimi sendikal gazete ve dergiler yayın hayatına giriyor.
Ancak 17 Aralık 1946'da, Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emriyle, bu yayınların
önemli bir bölümü yasaklanıyor.
-1947 yılında 5018 sayılı İşçi ve İşveren
Sendika Birlikleri Hakkında Kanun çıkarılıyor. Kanunda; sendika kurma özgürlüğü
açıkça tanınmakla birlikte, sendikal faaliyetleri önemli ölçüde kısıtlayacak
hükümlere yer veriliyor; gerçek anlamda toplu sözleşme hakkı verilmiyor, grev
ve siyaset yasağı getiriliyor. Sendikalar, Çalışma Bakanlığı’nın denetimine ve
kapatılma yaptırımına bağlanan siyasetle uğraşma yasağına tabi tutuluyor.
-Bununla birlikte, 1948 yılından itibaren,
sendikal hareketlerde belirli bir canlılık gözleniyor.
Siyaset yasağına karşın, siyasi
partilerin destekleriyle kimi sendikal birlikler kuruluyor. CHP,
İstanbul İşçi Sendikaları
Birliği'nin kurulmasına, buna karşı da, DP, Hür İşçi Sendikaları
Birliği'nin kurulmasına önayak
oluyor.
1950 seçimleri sırasında, grev hakkı yoğun
biçimde tartışılıyor. DP, grev hakkını açıkça telaffuz ediyor; iktidara
geldiklerinde grev hakkını tanıyacaklarını söylüyor. 1950'de iktidara
geldiğinde, grev hakkına ilk hükümet programında yer veriyor, ama, bunu hayata
geçirmiyor. CHP de grev hakkını programına alıyor; ne ki bu hak, 1961 yılına
kadar sadece söylemde kalıyor.
Siyasi partiler özelinde ayrışan sendikal
hareket, 1952 yılında Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş)'in
kurulmasıyla, bazı istisnalar dışında, aynı çatı altında biraraya geliyor.
27 Mayıs 1960 askeri harekâtından sonra
yürürlüğe giren 1961 Anayasası, Türkiye’de ilk kez, sendikal hakları anayasal
güvenceye kavuşturuyor; lokavta yer vermiyor. Bu Anayasa, Türk sendikacılığı
için, yeni bir dönemi başlatıyor. İşçi-memur ayrımı gözetmeden, genel bir
yaklaşımla, tüm çalışanlara sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme hakkı tanıyor.
Ancak, işçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerinin bu haklarının
kanunla düzenleneceğini söyleyerek dolaylı bir ayrıma gidiyor.
İlerleyen süreçte, 274 sayılı Sendikalar
Yasası ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası 1963 yılında,
624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu ise 1965 yılında yürürlüğe
sokuluyor.
Birbirini tamamlayan 274 ve 275 sayılı
yasalar, içerdikleri hükümler yönünden, işçilerin haklarını en iyi biçimde
alabilmeleri için gerekli ortamı hazırlıyor. Sendikalara Üye olan işçilerin ve
sendikaların sayısında büyük artışlar oluyor.
İşçi sendikaları nicel ve nitel yönden
gelişiyor, maddi açıdan güçleniyor.
İşverenlerin sendikalaşmaları ise, işçilere
göre daha geç başlıyor.
Bu sendikalar, ancak 1961 Anayasası'nın
yürürlüğe girmesinden sonra kuruluyor. 1961 yılında İstanbul'da bulunan İşveren
Sendikaları, aynı yıl İstanbul İşveren Sendikaları Birliği'ni oluşturuyorlar.
Bu işveren sendikaları, daha sonra, Türkiye düzeyinde faaliyet gösteren işkolu
sendikalarına, birlik de 1962 yılında Türkiye İşveren Sendikaları
Konfederasyonu'na (TİSK) dönüşüyor.
1965 yılında çıkarılan 624 sayılı Devlet
Personeli Sendikaları Kanunu ise, koruyucu olmaktan çok sınırlayıcı
düzenlemeler içeriyor. Örneğin, kamu çalışanlarına toplu sözleşme ve grev
yapmayı, protesto gösterilerinde bulunmayı yasaklıyor; kamu işyerlerinde
sendikal faaliyette bulunma engelleniyor; sendika yöneticilerine hiçbir güvence
öngörülmüyor. Öylelikle de, kamu çalışanları sendikaları göstermelikten öte bir
anlam taşımıyor. Buna rağmen, kamu çalışanları sendikaları hemen kurulup
faaliyete başlıyor. Bu yasa 6 yıl yürürlükte kalıyor. Memur sendikacılığı
yönüden son derece önemli olan bu süre içinde 500 civarında memur sendikası
kuruluyor ve kamu çalışanlarının yaklaşık üçte biri, bu sendikalarda
örgütleniyor.
12 Mart 1971 askeri müdahalesinden sonra gelen
anti-demokratik süreçte, 1961 Anayasası'nın kamu çalışanlarının sendikal
haklarını öngören maddesi değiştiriliyor ve kamu çalışanlarının kurduğu
sendikaların faaliyeti yasaklanıyor. Bu değişiklikte kamu çalışanlarına bir
mesleki örgtlenme hakkından sözediliyor ama bu hakkı düzenleyen bir yasa hiç
çıkarılmıyor.
Bu arada, Türk-İş'in benimsediği sendikal
anlayış ve uygulamalara karşı, konfederasyon içinde bir mücadele başlıyor. Bu
mücadele giderek bir kopuşa yolaçıyor. Kristal-İş Sendikası'nın Paşabahçe'de
1966 yılı Ocak ayı sonunda uygulamaya koyduğu grevin, uzlaşma sağlanamaması
nedeniyle uzaması sonucu, Mart ayında Türk-İş'in olaya el koyması ve derhal
işverenle anlaşarak greve son vermek istemesi, bu kopuşun en önemli halkasını
oluşturuyor; Sendika ve işçiler bu kararı tanımıyor ve grevi sürdürüyorlar.
Nisan ayında, Türk-İş'e bağlı Petrol-İş,
Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Tez Büro-İş Sendikaları, Paşabahçe grevini
desteklemek üzere bir komite kuruyorlar. Böylece görüş farklılıkları açık bir
çatışmaya dörüşüyor. Aynı yılın Temmuz ayında,. Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş
ve Gıda-İş Sendikaları (SADA) adı altında, sendikalararası bir Dayanışma
Konseyi oluşturuyorlar. Bu gelişmeler sonucunda, Türk-İş yönetimi bu sendikaları
cezalandırma yoluna gidiyor; bu sendikaları geçici sürelerle Türk-İş'ten ihraç
ediyor. Bunu izleyen süreçte, geçici olarak ihraç edilen sendikaların
öncülüğünde, çoğu Türk-İş'e bağlı olmayan 17 sendika, 1967'de İstanbul'da
biraraya geliyor ve Türk-İş'in dışında, farklı anlayışta, bağımsız sendikal
örgütlenmenin gereğine işaret ediyorlar.
Bu gelişmeler sonunda, 13 Şubat 1967'de
Türk-İş üyesi sendikalardan Maden-İş, Lastik-İş ve İstanbul Basın-İş ile
bağımsız sendikalardan Gıda-İş ve Türk Maden-İş tarafından Türkiye Devrimci
İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kuruluyor. Temmuz 1967'ye kadar,
Turizm-İş, Kimya-İş, Bank-İş, Ege Mensucat Sanayi İşçileri Sendikası ve Türkiye
Ayakkabı ve Deri Sanayi İşçileri Sendikası (TADSİS) olmak üzere 5 bağımsız sendika
daha DİSK'e katılıyor. 12 Eylül 1980'e gelindiğinde, DİSK'e, aralarında Tekstil
İşçileri Sendikası'nın da bulunduğu 29 sendikanın üye olduğu görülüyor.
12 Eylül 1980 öncesindeki yıllarda, etkin bir
siyasi hareket olarak gelişme gösteren milliyetçi-ülkücü hareketin,
sendikalarda da örgütlendiği görülüyor. Bunun sonucu olarak da, bu sendikalar,
Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) adı altında toplanıyor. Bu
örgütlenme, 1980'i takibeden yıllarda güçsüzleşip siliniyor.
Daha çok dinsel inançlar doğrultusunda bir
örgütlenme yapısına sahip bulunan sendikalar ise, 22 Ekim 1976'da Hak-İş
Konfederasyonu bünyesinde örgütleniyor. Sendikal hareketin bu örgütlenme biçimi
1980 öncesinde etkin bir performans sergileyemiyorsa da, 1980 sonrasında, siyasi
ortamın verdiği olanaklardan da yararlanarak bir gelişme çizgisi gösteriyor ve
ayakta kalarak varlığını sürdürüyor.
Sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışına göre
kurulan ve sendikal demokrasiyi benimseyen DİSK, giderek büyüyüp güçleniyor.
Türk-İş'in etkisiyle Adalet Partisi'nin ‚
Çalışma Bakanlığı, 274 ve 275 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve
Lokavt Yasalarında, Türk-İş'in tekliflerinin ağır bastığı bazı değişiklik
tasarıları hazırlıyor.
Baraj uygulamaları yoluyla DİSK'in fiilen
ortadan kaldırılmasına ve Türk-İş'in tek yetkili konfederasyon haline gelmesine
yönelik bir hedef güden bu değişiklik niyetleri, DİSK üyesi işçilerin yolun
tepkisiyle karşılaşıyor. 15 -16 Haziran 1970'de işçiler büyük bir direniş
hareketi gerçekleştiriyorlar. Bu direniş, değişiklikleri geri püskürtüyor,
gündemden kaldırıyor.
12 Mart 1971'de ordu Hükümete bir muhtura
veriyor. Bu askeri müdahale üzerine Demirel Hükümeti istifa ediyor. Sonraki
süreçte, demokrasinin ve demokratik hak ve özgürlüklerin üzerine kalın bir örtü
örtülüyor. Anti-demokratik uygulamalar ve işkenceler yoğunlaşıyor. Sendikal
yaşamı düzenleyen 274 ve 275 sayılı yasalarda gerçekleşmesine izin verilmeyen
daha önceki değişiklik talepleri yine gündeme geliyor. Bu kez, istenen
değişiklikleri içeren 1317 sayılı kanun yürürlüğe sokuluyor.
Bu değişiklikler, DİSK ve DİSK'e bağlı
sendikaların bu anti-demokratik değişikliklere karşı yürüttüğü etkin muhalefeti
benimseyen CHP tarafından Anayasa Mahkemesi'ne gösteriliyor. Anayasa Mahkemesi,
1317 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikleri, sendikal demokrasiyi, örgütlenme
özgürlüğünü ve sendikal rekabeti ortadan kaldırdığı gerekçesiyle, demokratik
ilkeleri benimseyen 1961 Anayasası'na aykırı bularak iptal ediyor. İptalden
sonra, bu konuda, 1983 yılına kadar herhangi bir düzenlemeye gidilmiyor.
12 Eylül 1980'de ordu, emir-komuta zinciri
içinde ülke idaresine bütünüyle el koyuyor. Siyasi partiler feshediliyor;
parlamenter sistem rafa kaldırılıyor. Ülkede sıkıyönetim ilan ediliyor. Askeri
darbe yönetimi, derhal, DİSK'e ve bağlı sendikalara karşı bir uygulama
başlatıyor. Sendikal faaliyetler durduruluyor, uygulanmakta olan grevler
kaldırılıyor. Türk-İş yönetimi bu uygulamalara sessiz ve tepkisiz kalıyor;
Genel Sekreter Sadık Şide, Darbe Hükümeti'ne Sosyal Güvenlik Bakanı oluyor.
O'nun bakanlığı döneminde, işçilerin emeklilik haklarını değiştiren ve
zorlaştıran yasa değişikliği yapılıyor. DİSK ve bağlı sendikalar, 11 yıl
süreyle, Sıkıyönetim Komutanlıklarınca belirlenen ve iş mahkemelerince atanan
kayyımlar eliyle yönetiliyor. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'nın emriyle DİSK
ve DİSK'e bağlı sendikaların yöneticileri ve hatta işyeri temsilcileri
gözaltına alınıyor, uzun süre gözaltında kalıyorlar. Daha sonra da, DİSK
yöneticilerine idam istemiyle dava açılıyor. İzleyen süreçte, DİSK'e bağlı
sendikaların yöneticileri hakkında, gizli örgüt suçlamasıyla, birbirini izleyen
davalar açılıyor. Yargılamalar, Askeri Yargıtay aşaması dahil, 11 yıl sürüyor.
Yargılamaların büyük bölümünde bu yöneticiler tutuklu kalıyorlar. İşçi hakları,
2821 sayılı Sendikalar Yasası'nın yürürlüğe girdiği 1983 Mayıs'ına kadar Yüksek
Hakem Kurulu'na havale ediliyor.
Türkiye sendikal hareketinin sınıfı ve kitle
sendikacılığı ilkesi, sıkıyönetim mahkemeleri tarafından mahkûm ediliyor;
yöneticiler ağır hapis cezalarıyla cezalandırılıyorlar; örgütlerin
kapatılmasına karar veriliyor. 11 yıl süren yargılama süresi içinde, yürürlüğa
giren 2821 sayılı Sendikalar Yasası'na eklenen geçici bir hüküm (Md.5)
nedeniyle, bu insanların sendikal hakları kullanmaları yasaklanıyor. Öylelikle,
DİSK üyesi yüzlerce işçinin örgütlü gücüne darbe vuruluyor; bu işçiler,
faaliyetlerine izin verilen sendikalara üye olmak zorunda bırakılıyor; Terörle
Mücadele Yasası'na geçici bir madde eklenerek (Md.9), DİSK ve üyesi
sendikaların mal varlığı İş ve İşçi Bulma Kurumu'na devrediliyor. Böylece de,
DİSK'in, üniversitelerde ders olarak okutulan amaç ve ilkeleri ve onun sendikal
demokrasiye dayalı, bağımsız, sınıf ve kitle sendikacılığı mücadelesi bilinçli
olarak, her bakımdan tasfiye edilmek isteniyor.
Bu süreçte, 1961 Anayasası'na ve yarattığı
demokratik toplumsal özgürlükler ortamına bir tepki olarak hazırlatılan 1982
Anayasası yürürlüğe konuyor. 1982 Anayasası devleti kutsallaştırıyor, onu,
otoriter ve totaliter bir yapıya dönüştürüyor.
Bu Anayasa ve onun izdüşümü olarak yürürlüğe
konulan yasalar, demokratik hak ve özgürlüklere, bu arada, özellikle sendikal
örgütlenme hakkına büyük sınırlamalar ve engeller getiriyor; bu hakları cendere
içine alıyor. 1971'de yürürlüğe konulan ve Anayasa Mahkemesi'nce, demokratik
özgürlükler sistemine aykırı olduğu için iptal edilen düzenlemeler, daha da
ağırlaştırılarak yeniden yasalaştırılıyor. Toplu sözleşme yapabilmek için,
yüksek oranda işkolu ve işyeri barajları konuluyor; üyelik noter aracılığına bağlanıyor;
toplu sözleşme yetkisinin tayini için noter aracılığına gerek duyulmayan
işveren bildirimleri esas alınıyor; toplu sözleşme yetki prosedürü zorlaştırıp,
karmaşıklaştırılıyor; grev adeta kullanılamaz hale getiriliyor; Grev uygulama
yasakları genişletiliyor.
DİSK'in, 11 yİllİk mecburi suskunluk döneminde
bu aksaklıklar ve eksiklikler gereği gibi tartışılmıyor. Faaliyetini sürdüren
işçi örgütleri, 12 Eylül darbecilerinin devlet anlayışını yansıtan bu
anti-demokratik yasaların yarattığı
düzene tepkisiz kalıyor, ses çıkarmıyorlar.
Nihayet, 11 yı sonra, 17 Temmuz 1991 yılında,
DİSK ve DESK'e bağlı sendikaların yöneticileri, Askeri Yargıtay'ın kararı ile
beraat ediyorlar. Beraatle birlikte örgütlerin kapatılma kararları da ortadan
kalkıyor. SHP'nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, bu örgütlerin
malvarlıklarını İş ve İşçi Bulma Kurumu'na devreden Terörle Mücadele Yasası'nın
geçici 9. maddesini iptal ediyor. Bu madde çerçevesinde mal varlıkları İş ve
İşçi Bulma Kurumu'na devredilen sendikaların mal varlıklarının kendilerine
iadesi yolunda, yine SHP'nin girişimiyle bir yasa çıkarılıyor.
Bunun üzerine, DİSK ve bağlı sendikaların
yöneticileri örgütlerini ve malvarlıklarını kayyımlardan devralıyorlar. Tüm
haksız ve temelsiz suçlamaları, anti-demokratik uygulamaları ve bu insanlara
reva görülen eza ve cefaları içeren süreç de, böylece sona eriyor.
Tüm yöneticiler örgütlerine sahip çıkıyor,
genel kurullarını yapıp, yeniden yapılanmalarını gerçekleştiriyorlar. Aynı ilke
ve inançlar doğrultusunda yine DİSK var diyorlar ve yeniden var oldukları andan
itibaren de; toplumun, işçilerin hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıran tüm
düzenlemelere karşı, aynı sorumluluk ve kararlılık içinde bir kez daha mücadele
bayrağını yükseltiyorlar. Tüm engelleyici yasal düzenlemelere karşı,
mücadelenin örgütlenme ve daha çok örgütlemeden geçtiği bilinciyle, kitlelerle
yeniden kucaklaşarak, önlerine koydukları ilke ve amaçlar doğrultusunda, Türk
Sendikal Hareketi içindeki vazgeçilmez yerlerini yeniden alıyorlar.
Hayat devam ediyor; tarih yazıyor ve yazmaya
da devam edecek. Yıllar boyu süren hukuk ve demokrasi mücadelesi tüm
engellemelere karşın devam ediyor; devam edecek...
DİSK'in, demokrasi ve demokratik hak ve
özgürlüklerin ayrılmaz parçasıolan sendikal hak ve özgürlükler mücadelesi,
geçmişten geleceğe devralınmış bir görev mirası olarak, ona vücut veren, güç
katan emekçilerle yürüyüp gidiyor, gidecek...
Şu kısa tarihçeden çıkarılacak dersler vardır.
Açık olan şu ki, 1800'lerden başlayan ve 1900'ların sonlarına doğru
yaklaştığımız şu günlere kadar devam eden süreçte, devleti yöneten ve
yönlendiren siyasi iktidarlarla işçi sınıfı arasında sendikal hak ve
özgürlükler için, emeğin-emekçinin hak ve çıkarları için bir mücadele vermek
zorunda kalınmıştır. Bu mücadelenin adı, demokrasi ve hukuk mücadelesidir.
Dünden bugüne pek farklılık göstermeyen bu mücadelenin bugün de tüm
yoğunluğuyla sürüyor olması, çok açık bir şekilde, devleti yöneten siyasi
iktidarların, Türkiye emekçilerinin örgütlenmesini, Türkiye Sendikal
Hareketinin gelişmesini önleyici ve engelleyici bir tutum içinde olduklarını
göstermektedir. Dünden bugüne dişe dokunur bir gelişme kaydedilememiş olması,
açıktır ki, Türkiye demokrasisi yönünden büyük bir kayıptır. Demokrasi demek,
örgütlü toplum demektir. Tam demokratik, örgütlü toplum mücadelesi elbette
sürecek ve DİSK bu mücadele içinde hep varolacak, işçi sınıfının hak ve
çıkarlarını sonuna kadar koruyup geliştirecektir. Öylelikle de, AYDINLIK
TÜRKİYE, DEMOKRATİK TÜRKİYE, HUKUK DEVLETİ TÜRKİYE umudu hiç sönmeyecektir.
2- Tekstil Emekçilerinin Örgütlenme
Mücadelesi ve Sendikamızın Bu Mücadele İçindeki Yeri:
Türkiye'de tekstil emekçilerinin örgütlenme
mücadelesi 1800'lerin ikinci yarısında ortaya çıkmaktadır. Bu yıllarda dokuma
işçileri, işçi sınıfı içinde, sayıca önemli bir ağırlığa sahipti. Köklü bir
geleneğe sahip olan dokumacılık, kapitilasyonlardan ve 1839'da İngiltere ile
imzalanan Ticaret Anlaşması'ndan sonra çökme sürecine girdi. Yerli üretim
yerini daha kaliteli yabancı ürünlere bıraktı. Yine de, bu dönemde, halıcılık
ve ipekçilik alanında çok sayıda işçi çalışmaktaydı. 1839'dan sonra, Batılı
şirketlerin kurdukları, büyük ölçekli üretim yapan iplik ve pamuk işleme
fabrikalarında, günde 12-16 saat, ağır koşullarda çalışan tekstil işçileri,
1870'li yıllarda ve sonrasında yoğun iş bırakma ve grev eylemleri başlattılar.
1876'da İzmir Terzihane, 1878'in Ekim ayında İstanbul Terzihane işçilerinin,
1905'te İstanbul'da, Selanik'te, İskeç'de, Vidin'de ve 1906'da İstanbul'da
tekstil emekçilerinin grevleri, bu işkolunda girişilen en önemli
eylemlerdendir. 1908'den sonra bütün işkollarında görülen iş bırakma ve grev
eylemleri içinde dokuma işçileri hep ön saflarda yer aldılar.
En yoğun grev ve iş bırakma dalgasının
yaşandığı 1908'de, İzmir'de ‚Çarmadon Halı Fabrikası'nda , Levent İplik ve Boya
Fabrikası'nda; İstanbul'da Yedikule İplik Fabrikası'nda, Feshane-i Amire'de
(daha sonra Defterdar Fabrikası), Hereke Dokuma Fabrikası'nda, Geveli'de Boutet
İplik Fabrikası'nda, Midilli'de terzihanelerde çalışan tekstil emekçileri greve
gittiler.
Sendikalaşmayı ve grevi yasaklayan 1909
Tatil-i Eşgal Kanunu'na rağmen, 1910'da İstanbul'da ve Selanik'te terzihane,
Bursa ve Bilecik'te ipek işçileri greve gitmekten çekinmediler.
İkinci Dünya Savaşı sonrası, Türkiye'de esmeye
başlayan demokrasi rüzgârları, beraberinde yeni bir dönemi getirdi. 10 Haziran
1946'da, Cemiyetler Kanunu'ndaki sınıf esasına dayalı dernek kurma yasağının
kaldırılmasıyla birlikte işçi dernekleri ve sendikalar kuruldu. Kurulan bu
sendikalar arasında Bakırköy Bez Fabrikası işçileri Sendikası, Ankara ve İzmir
Terziler Sendikası gibi örgütler de yer almaktaydı. Aynı dönemde İstanbul İşçi
Sendikaları Birliği, Kocaeli İşçi Sendikaları Birliği gibi kuruluşlar da yoğun
örgütlenme çabaları içindeydiler. Ancak kurulan bu sendikalar ve birlikler,
Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından kapatıldı.
1947'de güdümlü bir Sendikalar Kanunu
yürürlüğe girdi. Sendika ve birlik örgütlenmeleri yeniden başladı.
Bu kanunun çıkmasından sonra, tekstil
işçileri, dağınık bir örgütlenme düzeni içinde oldular. İşkolunda birlik
sağlanamadı. İstanbul'da, Eyüp Mensucat İşçileri Sendikası, Beyoğlu Mensucat
İşçileri Sendikası, Haliç Bölgesi Mensucat İşçileri Sendikası, Fatih-Eminönü
Mensucat İşçileri Sendikası ve Bakırköy Mensucat İşçileri Sendikası olmak üzere
beş ayrı sendika kuruldu.
Bu sendikalardan Eyüp Mensucat İşçileri
Sendikası, CHP'nin sendikalar üzerinde kurmak istediği etkinliğe karşı çıktığı
için , diğer dört sendikanın birleşerek oluşturduğu Tekstil Sanayi İşçileri
Sendikası'na katılmadı.
Malatya'da Sümerbank Pamuklu Sanayi İşçileri
Sendikası, Uşak'ta Mensucat İşçileri Sendikası, Kayseri'de Tekstil Sanayi
İşçileri Sendikası, Nazilli'de Basma Fabrikası Mensucat Sanayii İşçileri
Sendikası olmak üzere, Anadolu'nun bir çok yöresinde sendikalar kuruldu.
İstanbul'da birlik sorunu bir türlü
çözülemiyordu. Adı önce Eyüp, daha sonra da İstanbul Mensucat Sanayii İşçileri
Sendikası olan örgüt ile İstanbul İşçi Sendikaları Birliği arasındaki
tartışmalar sürüp gidiyordu.
2 Temmuz 1950'de yapılan Tekstil Sanayii
İşçileri Sendikası'nın genel kurulunda birleşme yeniden gündeme geldi. 5 Kasım
1950'de yapılan ortak kongrede, Tekstil Sanayii İşçileri Sendikası'nın
delegeleri toplantıyı terkederek genel kurul çalışmalarını kendi aralarında
sürdürdüler ve yeni bir tüzük kabul ederek, sendikalarının adını İstanbul
Mensucat ve Örme Sanayii İşçileri Sendikası olarak değiştirdiler. Bu sendikanın
25 Şubat 1951'de yapılan genel kurulundan sonra, bu genel kurulda gelişen
birleşme düşüncesi doğrultusunda 20 Mayıs 1951'de İstanbul Mensucat ve Örme
Sanayii İşçileri Sendikası ile İstanbul Tekstil İşçileri Sendikası, İstanbul
Tekstil ve Örme Sanayii İşçileri Sendikası adı altında birleştiler. Bu genel
kurulun ardından, oluşan Yönetim Kurulu, Anadolu'da faaliyet gösteren tüm
tekstil işçileri sendikasını da aynı çatı altında bir federasyon içinde
biraraya getirmek üzere bir girişim başlattı. Bu girişim sonunda, 2 Aralık
1951'de Türkiye Tekstil ve Örme Sanayii İşçileri Sendikaları Federasyonu
(TEKSİF) kuruldu. Federasyon kurulduğunda 28 bin üyeye sahipti.
TEKSİF'te biraraya gelmiş olan tekstil
işçilerinin mücadelesi, DP iktidarı döneminde de, tüm baskı ve tehditlere
karşın, devam etti. Bu bağlamda; yerli üretimi engellediği, işsizliğe neden
olduğu gerekçesiyle pamuğun dış pazarlara ihracına karşı çıkarak, yerli
malların kullanılması yolunda kampanya açtı. 1953'te dokuma işçilerinin
ücretlerinin azlığını öne sürerek ücret artışı istedi. 1956'da, TEKSİF'le
Deri-İşin başını çektiği "grev hakkı kampanyası"na bir çok sendika da
katıldı. DP'nin grev mücadelesi sürdüren sendikalar üzerindeki baskı ve kapatma
uygulamaları yoğunlaştı. Buna karşın TEKSİF, grev hakkını içeren bir yasa
önerisi hazırlayarak milletvekillerine gönderdi. Türkiye'de İLK KEZ, İstanbul
Tekstil ve Örme Sanayii Üşçileri Sendikası ile Kuruçeşme'de kurulu yeni Tekstil
Fabrikası arasında, bütün işkollarında çalışan işçiler yönünden çok önemli bir
adım olan, kollektif bir sözleşme imzalandı. Toplu sözleşme hakkının
tanınmadığı bir dönemde imzalanan bu sözleşme, işçi sınıfının mücadelesi
yönünden önemli bir aşama oldu.
27 Mayıs 1960'dan sonra, TEKSİF, Maden-İş,
Basın-İş ve diğer bazı sendikalar, grev hakkı mücadelelerini daha da
yoğunlaştırdılar.
1961 Anayasası'nın kabulünden sonraki süreçte
Adana ve Gaziantep'de 10 bin tekstil işçisi greve gitti. Bu mücadeleler
sonucunda 24 Temmuz 1963'te grev ve toplu sözleşme hakkını düzenleyen yasalar
yürürlüğe girdi. Yasayla birlikte dokuma işkolunda ve birçok işkolunda grevler
başladı. 1964'de İstanbul Tekstil ve Örme Sanayii İşçileri Sendikası Bozkurt
Mensucat işyerinde greve gitti. İşverenin fabrikasını kapatması üzerine polisle
işçiler çatıştı, işçiler hakkında kanunsuz grevden dolayı davalar açıldı.
Aynı yıl Gaziantep'te 6 iplik fabrikasında
bölgenin en önemli grevi gerçekleşti.
1965'te İstanbul'da başını İstanbul Tekstil ve
Örme Sanayii İşçileri Sendikası'nın çektiği, İdrofil Pamuk ve Vatka Fabrikası
fabrikalarındaki grevler izledi.
TEKSTÜL İŞÇİLERİ SENDİKASINA DOĞRU
1963'te sendikal yasaların çıkması ve grev
hakkının elde edilmesiyle birlikte, Türkiye'de sendikal hareket içinde esasen
var olan sendikal anlayış ayrımları iyice belirgin hale gelmeye başladı.
Emekçilerin mücadelesini sürdürme yolunda, sendikal hak ve olanakları, işçi
sınıfının çıkarları doğrultusunda kullanma noktasında bir yol ayrımına gelindi.
Hemen hemen tüm işkollarında gözlenen bu gelişme, tekstil işçilerinin sendikal
hareketi içinde en çarpıcı bir biçimde yaşandı.
10 Ağustos 1965'te yapılan Teksif Genel
Kurulu'na katılacak delegelerin tespiti ve kongreye alınması konusunda Divan
Başkanlığı ile kimi Teksif yöneticileri, tüzüğe aykırı bir tartışmaya girdiler.
Tüzüğe göre, genel kurula 36 delege ile katılması gereken İstanbul Şubesinin 19
delegeliği yok sayıldı. Bu duruma, başta Teksif Genel Başkanı Bahir Ersoy (daha
sonraları Çalışma Bakanı) olmak üzere İstanbul delegeleri itiraz ettiler. Bu
itirazlar, Divan Başkanı Seyfi Demirsoy (daha sonraları Türk-İş Başkanı)
tarafından kabul edilmedi. Ayrıca, Ankara İş Mahkemesi'nden delege sayısı ile
ilgili olarak alınan kararın da, Divan Başkanı tarafından, usule aykırı olarak,
genel kurulun oyuna sunulmak suretiyle reddi sağlandı. Bunun üzerine,
aralarında Bahir Ersoy, Rıza Güven, Sabri Tığlı ve Yunus Kara'nın da bulunduğu
42 kişi genel kurulu terkettiler ve genel kurulun iptali için dava açtılar.
Bunun ardından, İstanbul Şubesi'nin 18 yöneticisi, usulsüz olarak oluşturulan
onur kurulu tarafından, sendikadan ihraç edildiler.
Artık kesin bir yol ayrımına gelinmişti. 21
Ekim 1965'te, dışlanan ekip içinde yer alan Alaattin Büyükdere, Hüdaverdi Talay
ve arkadaşları, İstanbul Tekstil İşçileri Sendikası adı altında yeni bir
sendika kurdular. 21 Kasım 1965 yılında yapılan 1. Olağan Genel Kurul'da, sendikanın
Genel Başkanlığına Rıza Güven, Genel Sekreterliğine de Yunus Kara getirildi.
Böylece tekstil emekçileri sınıf çıkarlarını doğru bir mücadele temelinde
savunacak ve ileride DİSK saflarında yer alacak bir sendikaya kavuşmuş oldular.
Rıza Güven ve arkadaşlarının, 1965 yılında
usule aykırı olarak toplanan genel kurulun iptali için açtıkları dava, 21 Nisan
1967 yılında sonuçlandı; mahkeme itirazları haklı bularak genel kurulu iptal
etti.
Ama ok yaydan çıkmış, yeni bir anlayış ve
yepyeni bir heyecanla oluşturulan İstanbul Tekstil İşçileri Sendikası, tekstil
emekçilerinin gerçek sendikaları olarak, Türkiye sendikal hareketinin içinde
yerini almıştı. Tekstil işçilerinin hak ve çıkarları doğrultusunda, ödünsüz,
kararlı ve inançlı bir mücadele için yola çıkmış olan öncü kadroların, artık
iptal edilen bu genel kuruldan bekledikleri bir şey kalmamıştı. Bu kadroların
önlerine koydukları tek hedef vardı; o da, yeni kurulan sendikayı büyüyüp
geliştirmek, eskimiş ve köhnemiş anlayışların karşısına, yepyeni bir sendikal
anlayışla çıkmaktı.
Nitekim son derece güç koşullar altında
yürütülen özverili çalışmalar semeresini vermiş, daha sonra adını Tekstil
İşçileri Sendikası olarak değiştiren İstanbul Tekstil İşçileri Sendikası, süreç
içinde, tekstil emekçilerinin güvenini kazanan, temsil ettiği sendikal anlayış
büyük kitlelerce benimsenen ve faaliyetini tüm Ülke çapında yaygınlaştıran bir
örgüt düzeyine ulaşmıştı.
Artık hareket çığ gibi büyüyor, Trakya’nın,
Anadolu'nun yurdun dört bir yanındaki tekstil emekçileri, Tekstil İşçileri
Sendikası’na akın ediyordu.
1975 yılında gerçekleştirilen genel kurulda A.
Rıza Güven yeniden Genel Başkanlığa, Yunus Kara, Erol Yalçın, Kemal Abay ve
Hüseyin Akduman da Yürütme Kurulu'na seççildiler. Yürütme Kurulu, bugün hayata
gözlerini yummuş bulunan Yunus Kara'ya Genel Sekreterlik görevini verdi. Kemal
Abay'ın daha sonra ayrılmasıyla, Genel Yönetim Kurulu'nca Özer Kömek göreve
getirildi, daha sonra, Özer Kömek'in istifası ile boşalan yürütme kurulu
üyeliğine Genel Yönetim Kurulu'nca Süleyman Çelebi seçildi.
DİSK / TEKSTİL GERÇEKLEŞİYOR
1975 yılına kadar bağımsız olarak faaliyet
gösteren Tekstil, bu tarihte, esasen çok önceden beri amaç ve ilkelerini
benimsediği ve o doğrultuda faaliyet gösterdiği DİSK'e üye olma kararını
veriyor ve 1975 Genel Kurulu'nda DİSK'e katılıyordu. Böylece, öteden beri var
olan bir ilke ve amaç birlikteliği, demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı
anlayışı, bu kararla resmileşmiş oluyordu.
Hiç şüphesiz, 1975 yılına kadar sürdürülen
mücadele ve bu mücadele içinde yer alan insanlar, Tekstil'in harcını sağlam bir
biçimde atmışlar, sendikanın ilerici ve devrimci bir ivme kazanmasında çok
büyük pay sahibi olmuşlardır. Sıfırdan başlattıkları ve 1975'e gelindiğinde
yaklaşık 20 bin üyeye ulaştırdıkları Tekstil'in nitel ve nicel anlamdaki bu
yükseliş çizgisi, kuşkusuz onların eseridir.
1975 yılında DİSK'e katılma yolunda verilen
karar, örgütlü demokratik toplum yaratma yolunda ileriye doğru atılmış, içinde
yaşanılan hayatın gereklerini kavrayıp kucaklayan sağlıklı bir sendikal adımdır
ve yaratılan eserin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır.
Tekstil İşçileri Sendikası'nın DİSK'e
katılması, hem DİSK'in yapısında, tekstil sektöründe kurulu bir sendikanın
mevcut olmamasından kaynaklanan bir eksikliği tamamlayarak örgütsel bütünlüğü
pekiştirmiş, hem de, daha da büyüme ve genişleme süreci başlatması yönünden Tekstil
için, ileriye dönük bir atılımın önemli bir kilometre taşını oluşturmuştur.
Gerçekten, TEKSTİL'in DİSK'e katılması ve
Konfederasyona bağlı sendikalarla birlikte ve tam bir dayanışma içinde, DİSK'in
amaç ve ilkeleri doğrultusunda ve örgütsel demokrasiye dayalı sınıf ve kitle
sendikacılığı anlayışı içinde bir örgütlenme sürecine yönelmesi, TEKSTİL için,
bir dönüm noktası olmuştur.
1975'te yapılan DİSK 5. Genel Kurulu'nda,
TEKSTİL'in Genel Başkanı olarak görev yapan
A. Rıza Güven, DİSK Yürütme Kurulu
Üyeliğine seçildi ve yapılan iş bölümünde Eğitim Dairesi Başkanlığı’nı
üstlendi. Bu kongrede, Tekstil'de Genel Başkan Vekilliği görevini yürüten Erol
Yalçın’ın, bugün hayata veda etmiş bulunan Bakırköy Şube Başkanı Mülayim
Güdücü, Yedikule Şube Başkanı Fuat Pınarbaşı da, DİSK Yönetim Kurulu üyeliğine
seçildiler.
1977 yılında yapılan DİSK 6. Genel Kurulu'na
gelindiğinde, Tekstil İşçileri Sendikası, DİSK içinde yer almış olmanın da
verdiği itici güçle, artık tüm yurtta, tekstil emekçilerinin tek ve gerçek
sendikası olma yolunda büyük mesafeler kaydetmiş bulunmaktaydı. Üye sayısı
hızla yükselmiş, işçilerin onayı ile imzaladığı toplu sözleşmelerle alınan
haklar ve alınan hakların sıkı ve yılmaz takipçiliği, demokrasi anlayışı ve
eğitim seferberliği, kendisine duyulan güveni kat kat pekiştirmişti.
1977 yılında DİSK 6. Olağan Genel Kurulu
yapıldı. Genel-İş Sendikası'nın katılımıyla daha da büyüyüp güçlenen DİSK'in bu
genel kurulunda, Tekstil Genel Başkanı A. Rıza Güven, DİSK Yürütme Kurulu'na
yeniden seçildi. O tarihte ‚ Çerkezköy Şube Başkanlığı görevini yürüten Rıdvan Budak
da, DİSK Yönetim Kurulu'nda görev aldı.
Bu dönemde de, sendikal örgütlenme tüm yurt
çapında devam etti. Bu dönem ayrıca, tekstil üyelerinin, sendikal politikaların
belirlenmesi ve uygulanması yönünden, sendika yönetimine aktif bir biçimde
katılımına da sahne oldu. Sendikal demokrasi ve tabanın söz ve karar sahibi
olma ilkesi, bu dönemde somut bir biçimde gelişti.
Böylesi bir hareketlilik, katılım ve etkinlik
içinde 1979 yılına gelindi.
1979 yılında gerçekleştirilen Genel Merkez
Genel Kurulu'nda Rıdvan Budak Genel Başkanlığa, Hüseyin Akduman, Süleyman
Çelebi, Selahattin Uyar, Besim Usta, Mehmet Bulut ve Ali Aykut Yürütme Kurulu
üyeliğine seçildiler.
Sendikamızın olağanüstü bir dinamizme ve
etkinliğe ulaştığı bu yönetim döneminde, yurt çapında yaygınlaşma ve bu
yaygınlaşma paralelinde giden örgütlenme, büyük bir hızla gelişirken, işçiden
ve emekçiden yana üretilen ve hayata geçirilen sendikal politikalar ve
etkinlikler, TEKSTİL'in önlenemez yükselişinin temel dayanaklarını oluşturmakta
idi. Bu kısa süreç içinde, üye sayısı 30 binlerden 74 bine ulaşan TEKSTİL'in
Türk sendikal hareketi içindeki yeri ve etkinliği, 1980'lere gelindiğinde,
tartışılmaz bir noktaya ulaşmıştı.
Öyle ki, 1965'deki ilk kuruluşu takibeden
süreçte, İstanbul'da, önce Mahmutpaşa ve Beyoğlu Şubeleri açılmış, ardından
Eyüp, Yedikule, Topkapı, Bakırköy ve 1966'da Gaziantep'te faaliyet gösteren
Tekstil Sendikası'nın sendikamıza katılımı ve bu sendikanın Gaziantep Şubesi
olarak faaliyetini sürdürmesi ile 5 şube daha devreye girmişti. Bu süreç
içinde, İstanbul ağırlıklı bir örgütlülük içinde bulunan TEKSTİL, 1970'lerden
başlayan ve 1980 12 Eylül'üne kadar uzanan süre içinde, Çerkezköy, Çatalca
(B.Çekmece), Edirne, Bursa, İzmir, Aydın, Nazilli, İskenderun, Adana Özbucak ve
Çukobirlik, Antalya ve Antbirlik şubeleri de devreye girmesiyle yurt çapında,
yaygın bir örgütlülük ve örgütlenme etkinliği sağlanmıştı. Sendikamızın üye
sayısının 74 bine ulaşması, işte bu örgütlülük ve örgütlenme faaliyetlerinin
bir neticesidir. Bu gelişmenin yarattığı sendikal güç, etkin tavrını ve
kararlılığını, Türkiye Tekstil Sanayii İşverenleri Sendikası ile başlattığı, 77
işyerini kapsayan grup toplu sözleşmeleri görüşmelerinde de göstermiş, aynı
işkolundaki diğer sendikalar toplu sözleşmeyi imzaladıkları halde, verileni
değil alınması gerekeni almak için, tekstil emekçisini ezdirmemek ve
dayatmalara bir son vermek için, tüm üyelerinin, temsilcilerinin ve şube
yöneticilerinin oybirliği ile almış oldukları karar doğrultusunda, tüm yurtta
altı ay sürecek ve 12 Eylül darbesi ile kaldırılacak grevlere gitmişti.
1980 yılında yapılan DİSK'in 7. Genel
Kurulu'nda, Tekstil Genel Başkan Vekili olan Süleyman Çelebi, DİSK Yürütme
Kurulu üyeliğine seçildi ve Yürütme Kurulu'nun kendi içinde yaptığı iş bölümü
çerçevesinde DİSK Örgütlenme Daire Başkanlığı'na getirildi. Tekstil Genel
Başkanı Rıdvan Budak da, DİSK Yönetim Kurulu'nda görev aldı.
12 EYLÜL 1980 VE SONRASI...
12 Eylül 1980 askeri darbesi, siyasi partileri
kapatmış, parlamentoyu feshetmişti. Darbe sonrası hak ve özgürlükler rafa
kaldırılmış, darbe DİSK ve DİSK'e bağlı sendikalara ve onların sendikal
anlayışlarına karşı bir hareket başlatmıştı. DİSK ve DİSK'e bağlı sendikaların
işyeri temsilcileri ve yöneticileri gözaltına alınmış, Maden-İş'in Madeni Eşya
Sanayicileri Sendikası (MESS)'e, Tekstil'in de Türkiye Tekstil İşverenleri
Sendikası'na bağlı işyerlerinde, üyeleri, temsilcileri, yöneticileri, DİSK ve
DİSK'e bağlı diğer tüm sendikaların kitlesel bütünlüğü, birlikteliği ve
dayanışması ile tam bir inanç ve kararlılık içinde, uzlaşmaz tutum ve
davranışlara karşı bir hak mücadelesi olarak yürütülen grevler kaldırılmış,
DİSK ve üyesi sendikaların faaliyetleri durdurularak, idareleri kayyumlara
verilmiş, grev nedeniyle sözleşmeleri bağıtlanamamış, işyerlerinde çalışan
işçilerin kaderi, Yüksek Hakem Kurulu'na havale edilmişti.
Bu darbe, DİSK ve DİSK'e bağlı diğer
sendikalar ve yöneticilerini olduğu gibi, Tekstil İşçileri Sendikası'nın
yöneticilerini de, 11 yıl süreyle, Türkiye Sendikal hareketinin dışına itti.
Diğer sendikalar gibi, Tekstil de, Sıkıyönetim Komutanları'nın atamalarıyla
oluşan kayyımlara devredildi.
11 yıl sonra, 17 Temmuz 1991'de gelen Askeri
Yargıtay'ın beraat kararı üzerine, DİSK ve diğer bağlı sendikalar gibi, Tekstil
İşçileri Sendikası'nın yöneticileri de, sendikalarını ve malvarlıklarını
kayyımdan teslim aldılar ve 11 yıl aradan sonra, her şeye yeniden başlandı.
DİSK ve DİSK'e bağlı sendikaların 11 Eylül
1980 tarihindeki yöneticileri, görevlerine kaldıkları yerden devam etmek üzere
işbaşı yaptılar. 11 Eylül 1980'de DİSK Genel Sekreteri olan Fehmi Işıklar'ın
istifası üzerine bu göreve, Tekstil Sendikası Genel Başkan Vekili ve DİSK
Yürütme Kurulu üyesi Süleyman Çelebi getirildi.
Bu süre içinde köprülerin altından çok sular
geçmiş; eski üyeler darmadağın olmuş; yasalar, DİSK'in sendikal anlayışının
tasfiyesi amacı doğrultusunda çıkarılmıştı. Engeller, zorluklar, işkolu ve
işletme barajları, noter aracılıkları, hep bu amaca yönelikti. Çıkarılan
yasalar, birer deli gömleği gibi, insanın elini kolunu bağlamıştı.
Bütün bu olumsuzlukları yaratan 12 Eylül
zihniyeti, bir şeyi başaramamıştı; O da, inançtı. Bu zihniyet her şeyi yapmış,
her yolu denemiş, ama inancı ortadan kaldıramamıştı.
İşte, 11 yıl aradan sonra, yıkılamamış, aksine
daha da tazelenmiş ve güçlenmiş bir inançla tekrar yola çıkıldı.
Başta DİSK olmak üzere, Tekstil ve diğer bağlı
sendikalar, tüzüklerini yeni yasal düzenlemelere uyarlamak için genel
kurullarını yaparak yeniden yapılanmalarını sağladılar. Bu tüzüklere uygun
olarak olağan genel kurullarını ve seçimlerini gerçekleştirdiler.
İşçi önderi, işçilerin hak ve özgürlüklerinin
yılmaz savunucusu, DİSK davasının çökertilemeyen, ayakta dimdik kalmasını bilen
DİSK'in ve Genel-İş'in Başkanı Abdullah Baştürk, ne yazık ki, bu yapılanmada
yer alamadı. Çünkü o, 21 Aralık 1991'de ani bir beyin kanaması sonucu aramızdan
ayrılmış bulunuyordu. Toplanan DİSK Genel Kurulu'nda, Gıda-İş Başkanı Kemal
Nebioğlu DİSK Başkanı seçilirken, Süleyman Çelebi'ye DİSK Genel Sekreterliği
görevi verildi. Hüseyin Akduman DİSK Denetim Kurulu'na, Denetim Kurulu'nca da
başkanlığa seçildi.
1992 yılında yapılan Tekstil OlağanGenel
Kurulu'nda, 12 Eylül 1980 tarihindeki yöneticilerin tümü, başta Rıdvan Budak
Genel Başkanlığa olmak üzere, Hüseyin Akduman Genel Sekreterliğe, Süleyman
Çelebi, Besim Usta, Selahattin Uyar, Mehmet Bulut ve Ali Aykut da, Yönetim
Kurulu üyeliklerine seçildiler.
Daha sonra, Yönetim Kurulu üyeleri arasında
ortaya çıkan kimi anlaşmazlıklar nedeniyle olağanüstü genel kurula gidildi. Bu
genel kurulda Rıdvan Budak yeniden Genel Başkanlığa seçilirken, Hüseyin Akduman
yeniden Genel Sekreterliğe, Süleyman Çelebi, Hüseyin Kayabaşı, Günay Onayman,
Muharrem Kılıç ve Selim Omay Genel Yönetim Kurulu üyeliklerine seçildiler.
Kısa bir süre sonra yaşanan ikinci bir
olağanüstü genel kurulda ise, Yönetim Kurulunda bir değişiklik olmadı.
Bu yönetim, zorunlu olarak, 2821 sayılı
Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu Sözleşme Grev ve Lokavt Kanunu ile
getirilen tüm güçlüklere ve engellere karşın, temel hedef olarak önüne
"ÖRGÜTLENME"yi koydu. İşin kolayına kaçmadı; zoru başarmayı amaçladı.
Birinci engel, dokuma işkolunda çalışanların
yüzde onunu üye kaydetmek, yani işkolu barajını aşmaktı. Kanuna göre bu baraj
aşılmadan sendikalara toplu sözleşme yapma yetkisi verilmiyordu. O günkü istatistiklere
göre bu baraj, 35 - 36 bin üye demekti. Dile bile kolay gelmeyen bu rakama
fiiliyatta ulaşmak, gerçekten göze alınabilecek bir hedef değildi.
Ama çare yoktu. Örgütlenme kesinkes yapılacak,
tüm engeller ve zorluklar aşılacaktı.
İşte bu şiarla yola çıkan Tekstil İşçileri
Sendikası, tüm yöneticileri ve çalışanları ile el ele vererek, maddi ve manevi
tüm zorluklara göğüs gererek, tam bir birlik ve bütünlük içinde örgütlenme
seferberliğini başlattı. Çok kısa bir zaman dilimi içinde, imkânsız denen şey
başarılmış, seferberliğin başlatıldığı ilk altı ayda taş yerinden oynatılmış,
Teksif-İşveren birlikteliği gelişmeyi engelleyememiş, ikinci altı ayda,
olağanüstü bir gayretle yapılan çalışmalar sonucunda Tekstil, barajı aşan bir
üye sayısına ulaşılmıştı.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın 1993
yılı Temmuz ayı istatistikleri, Tekstil'in 41247 üye sayısına ulaştığını,
işkolu barajını % 11.27 ile aştığını ilan ediyordu.
DİSK ve DİSK'e bağlı sendikaların
sendikal anlayış ve uygulamalarını yoketmek üzere yıllar öncesinden planlanan
ve 12 Eylül sayesinde sahneye konulan tasfiye hareketine gereken cevap böylece
verilmişti.
TEKSİF baraja Ankara 8. İş Mahkemesi'nde
itiraz etti. İtirazın temel dayanağını, bu kadar kısa sürede içinde böylesi bir
örgütlenmenin yapılamayacağı iddiası oluşturmaktaydı. Zorlu bir yargılama
süreci yaşandı. Dava dosyasına üç bilirkişi raporu sunuldu. Raporlara göre;
önce % 4'lere inan baraj sayısı, itiraz üzerine verilen ikinci raporda % 9'lara
ve yine itiraz üzerine verilen üçüncü ve son raporda % 10'ları aşan bir sonuca
ulaştı. Son bilirkişi raporuna dayanılarak Ankara 8. İş Mahkemesi'nce verilen
ve Yargıtayca da onaylanan karar, Tekstil'in işkolu barajına son noktayı koymuş
ve böylece TEKSTİL'in önü açılmıştı.
1974 yılı Temmuz'unda TEKSTİL'in Olağan Genel
Kurulu yaşandı. Bu genel kurulda, Rıdvan Budak Genel Başkanlığa, Hüseyin
Akduman Genel Sekreterliğe, Süleyman Çelebi, Hüseyin Kayabaşı, Muharrem Kılıç,
Selim Omay ve Kazım Doğan Yönetim Kurulu Üyeliklerine seçildiler. Aynı yıl yapılan
DİSK Olağan Genel Kurulu'nda, Tekstil Sendikası Başkanı Rıdvan Budak, DİSK
Genel Başkanı seçildi. Gaziantep Bölge Temsilcimiz Muzaffer Subaşı da, DİSK
Yönetim Kurulu üyeliğine seçilen Oleyis Sendikası Başkanı Enver Öktem'in
istifası nedeniyle ilk yedek üye olarak DİSK Yönetim Kurulu üyeliğini üstlenmiş
oldu. Rıdvan Budak'ın Çerkezköy Şube Başkanlığı'ndan TEKSTİL Genel
Başkanlığı'na, oradan da DİSK Genel Başkanlığı'na seçilmesi, DİSK içindeki
sendikal demokrasiyi gösteren en somut örnektir.
TEKSTİL'in barajı aşma yolunda önüne koyduğu
örgütlenme politikaları, tek tek işyerlerinin yetkisini de kapsadığından,
işkolu barajının aşılmasıyla birlikte, başvurusu yapılan işyerlerinin yetkileri
alındı ve toplu sözleşme görüşmeleri süreci başlatıldı.
Bu arada üzerinde önemle durulması gereken bir
gelişmeye işaret etmek gerekir. Türkiye Tekstil Sanayii İşverenleri
Sendikası'na karşı, üç ayrı konfederasyona bağlı Teksif, Tekstil ve Öz İplik-İş
sendikaları tarafından yürütülen toplu sözleşme görüşmelerinde, birlikte
hareket etme gündeme gelmişti. Bu doğrultuda alınan ve ortak protokole
bağlanarak en zamanlı grev uygulanmasını da içerecek şekilde bir gelişme
gösteren bu karar, ayrı konum ve anlayıştaki üç sendikayı, kararlaştırılan
ortak çözümler çerçevesinde ortak hedefe karşı birlikte hareket etmeye
götürmüştür. Türkiye'de ilk kez gerçekleşen böylesi bir hareket, şüphesiz, son
derece önemli ve önemli olduğu kadar da karşı tarafı ürküten ve telaşlandıran
bir gelişmenin adı olmuştur.
Bu hareket, ne yazık ki sonuna kadar
yürütülememiş, kuşkusuz böylesi bir gelişmeden fevkalade rahatsızlık duyan
Türkiye Tekstil Sanayii İşverenleri Sendikası'nın da devreye girmesiyle, Teksif
Sendikasıİ, toplu sözleşmenin imzalanması için konulan ortak hedefleri hiçe
sayarak ve eş zamanlı grevlerin uygulamaya konulmasına 4 gün kala, 20.2.1995
tarihinde, Tekstil Sanayii İşverenleri Sendikası ile sözleşmeyi imzalamaktan
çekinmemiştir.
Hareketin bölünmesine rağmen, Tekstil ve Öz
İplik-İş Sendikaları, Teksif tarafından imzalanan ve kendilerine dayatılan
toplu sözleşmeyi imzalamadılar ve üçlü protokol çerçevesinde belirlenen karar
doğrultusunda hareket ederek 24 Şubat 1995 tarihinde greve gittiler.
Grevler devam ederken, Öz İplik-İş Sendikası
da, daha fazla direnemeyerek, grevin 12. gününde, bir kısım haklar elde ederek,
bu sözleşmeyi imzaladı.
Tekstil ise, grevdeki inançlı ve kararlı
üyelerinin amaçlanan sonuç alınıncaya kadar grevleri sürdürme yolundaki
iradeleri doğrultusunda hareket ederek ve üyelerinden aldığı bu destekle, grevlere
tek başına devam etmiştir. Tam bir coşku içinde 50 gün boyunca süren grevler
alınan ek hakların üyelerce yeterli görülmesi üzerine sona erdirilmiş, toplu
sözleşme bağıtlanmıştır.
Grevler sayesinde alınan bu ek haklar, tekstil
sektöründe imzalanan toplu sözleşmeler yönünden, Türkiye'de bir İLK'i de ifade
ediyordu. Sözleşmede yer alan diğer haklardan ayrı olarak alınan ve FİLE diye
ifade edilen bu kazanım, 22 kalemden oluşan bir çok tüketim maddelerini
kapsaması açısından, bir anlamda, enflasyon canavarını, büyük ölçüde,
mutfaklardan içeriye sokmamayı hedefliyordu. Bir İLK'i ifade eden ve bugün
KALICI BİR HAK haline dönüşen bu uygulama; Adana'da kurulu BOSSA-MENSA-TEKSA,
Kahramanmaraş'ta kurulu bulunan BOSSA, Bursa'da kurulu COATS TÜRKİYE
işyerlerinde çalışan, sendikamızın, inançlı ve kararlı üyelerinin, tüm
zorluklara ve engellere karşın gerçekleştirdikleri 50 günlük etkili grev
mücadelesi sonucu elde edilmiştir. Bu inanç ve kararlılık, bundan böyle tekstil
sektöründe imzalanacak toplu sözleşmeler açısından, vazgeçilmesi asla mümkün
olmayan bir hakkın başarı simgesi haline gelmiştir.
Eğer bu birlik bölünmeyip, başlangıçta üç
sendikanın iyiniyetle oluşturduklarına inanmak istediğimiz, ortak hedefe
yönelik hak alma mücadelesi devam etmiş olsaydı, hiç kuşku yok ki, Tekstil
Sanayii İşverenleri Sendikası'nın yıllardan beri işçi sendikalarına karşı
sürdürdüğü katı ve uzlaşmaz tutumu daha bir esaslı kırılacak ve alınması
ortaklaşa kararlaştırılan haklar ve yapılması istenen değişiklikler hayata
geçirilebilecekti.
Bununla birlikte, alınan yol ve katedilen
mesafe, yeterli değilse de, azımsanacak gibi değildir. Bu sonuç,
üyelerinin gücüne inanan ve varlık nedenini bu güce bağlayan TEKSTİL
SENDİKAMIZIN, Türk sendikal hareketi içindeki mücadeleci ruhunun dünden bugüne
değişmediğini, birlik ve dayanışma içinde ve tabanın inisiyatifi ile hareket
edildiğinde, aşılması zor gibi görünen engellerin kolaylıkla aşılabileceğini
açıkça göstermiştir. Bu sonuç, yıllardan beri baskı altında tutulan,
yoksullaştırılan ve kimliksizleştirilen tekstil emekçilerinin, bu ruhla
silkinip varlığını herkese duyurabileceğinin ve geleceğine, kendi öz benliği ve
özgücüne güvenerek sahip çıkabileceğinin işaretini vermiştir.
Aynı mücadele ruhu ve aynı özgüvenle hareket
eden ÇUKOBİRLİK işçisi de, tıkanan toplu sözleşme görüşmelerini, günlerce süren
kararlı ve inançlı bir grev mücadelesi sonunda açmayı başarmışlar ve büyük
çoğunlukla kabul ettikleri toplu sözleşmenin imzalanmasına onay vermişlerdir.
Grev mücadelesi sonunda imzalanan toplu sözleşmede, yukarıda sözü edilen FİLE
HAKKI da yer almıştır.
Bütün bu gelişmeler, TEKSTİL İŞÇİLERİ
SENDİKASI'nın, bundan sonraki süreçte "TÜRK SENDİKAL HAREKETİ"ne
damgasını vuracağını göstermektedir.
DİSK/TEKSTİL, bundan böyle de, mücadeleci ruhu
ve geleneğiyle, devrimci tekstil emekçilerin umudu olmaya devam edecek,
onlardan aldığı güçle, emeğin yolunu aydınlatmayı sürdürecektir.
Alanları ve salonları dolduran onbinlerce
TEKSTİL EMEKÇİSİ, bugün yine, aynı heyecan ve coşkuyla ve DİSK'in devrimci
geleneğini sürdürme azmiyle:
YAŞASIN DİSK
YAŞASIN TEKSTİL
diye bağırıyor, yurdun her yanında,
mücadele bayrağını dalgalandırmayı sürdürüyorlar.